Akılcılık, Duygusallık ve Bilgelik

Caxton Hall, London (England)

1978-06-12 Rationality, Emotions & Their Limits, Caxton Hall, London, UK, 32' Download subtitles: EN,IT,TR (3)View subtitles:
Download video - mkv format (standard quality): Watch on Youtube: Watch and download video - mp4 format on Vimeo: Listen on Soundcloud: Transcribe/Translate oTranscribeUpload subtitles

Feedback
Share
Upload transcript or translation for this talk

Akılcılık, Duygusallık ve Bilgelik, Caxton Hall, Londra (İngiltere), 12 Haziran 1978

…O halde rasyonellik/akılcılık ne yapabilir? İçimizde akıl olmasının bir nedeni olmalı, Tanrı bize neden akıl vermiş, O elmaslarını bu şekilde israf etmez! Akılcılık bize, oraya akıl yoluyla ulaşamayacağımızı anlama duygusunu verir. Çünkü bu şey başınıza gelmedikçe, siz buna inanmayacaksınız. Bağlı olduğumuz, desteğimiz olan, biz olan bu rasyonelliğin; biz her zaman özdeşleşmemizin rasyonellikle tamamlandığını düşünürüz. Bizler çok rasyoneliz (akılcı) ve aynı zamanda rasyonelliğimizle gurur da duyuyoruz. O zaman rasyonellik yoluyla/sayesinde, artık işe yarayacak olanın bu at olmadığını anladığınız bir noktaya ulaşırsınız. Bu akılcılığın kullanılmasıdır! Bir şekilde o, onun bir kenara atılması gerektiğini veya ona güvenilemeyeceğini düşündüğünüz bir doruk noktasına sizi götürür. Öte yandan rasyonellik size bir bakış açısı kazandırır. Daha sonra ise, deneyim kazandığınız zaman ilişkilendirilebilecek bir görünüm. Akılcı olmanın  sizi neden başarısızlığa uğrattığını anlamaya başlarsınız. Yani bu olumsuz yönde (çalışan) bir öğretmendir. Olumsuz yönde bir öğretmen ama bu çok önemli çünkü insana özgürlük verildi ve o da, kendi özgürlüğünü kullanmaya başladı, aklını kullanmaya başladı. O noktaya ulaştığı zaman, bilgeliğine güvenmeye başlar.

Ve bilgelik, insanın duygusallığı ile rasyonelliği arasındaki, bunun merkezinde, yani onun kalbi ile aklı arasındaki dengedir. Oralarda bir yerde, merkezde, ya da siz buna dayanak noktasında diyorsunuz, bu bir merkezdir. Yani eğer siz duygusallığa çok fazla takılırsanız ya da rasyonelliğe çok fazla takılırsanız, merkeze doğru ilerlemeniz ve onu bir noktada dengelemeniz gerekir, yalnız o zaman bilgelik içinde olursunuz ve işte bu şekilde kendi içinizde yükselirsiniz. Soldaki veya sağdaki herhangi bir aşırı davranışın veya bağımlılığın, size faydası olmayacaktır. Bunu duygusallıkla bile anlayabilirsiniz. Çok duygusal olan bir insan: Bir nevi birini ‘seviyor’, o seviyor, bilirsiniz; o aşkın ardından samimiyetle ilerler, kara sevdaya kapılır. Sonra şunu fark eder: “Ah! Bu neşe değil. Ben nasıl başarısız olabilirim ki?” Yani “kırık bir kalbim var” der. Bunu anlaması daha iyidir. Bu yüzden kafasına döner ama başını öyle bir çevirir ki, kırılan kalbinden tamamen vazgeçer. Bu merkezdedir, kalbinizin ve beyninizin merkezinde, bu dayanak noktasında yatar. Rasyonellik ve duygusallık iki uç noktadır ama bu, bunların merkezinde yer alır. Yani bilgelik soyut bir kelimedir. Bilgelik nedir? Birine “Bu bilgelik mi?” diye soruyorsunuz. “Bu bilgelik mi? Şu bilgelik mi?” O halde siz bilgeliği nasıl anlıyorsunuz? Dışarıda bırakarak, “Hayır bu bilgelik değil”, “Bu bilgelik değil”, “Bu bilgelik olamaz” diyerek. Burada bunun böyle olduğuna karar vermeye başladığınız zaman, hem duygusallığınızı hem de rasyonelliğinizi kullanırsınız.

İşte bu yüzden size bunların negatif öğretmenler olduğunu söyledim: sizi pozitifliğe doğru yönlendirmeleri anlamında. Sizi Gerçekliğe doğru yönlendirmeleri anlamında. Onlar size bunun doğru olmadığını öğretirler. Diyelim ki ‘siyasi girişimler’, benim adlandırdığım şekliyle ‘siyasi kurumlardan herhangi birini ele alın: komünizmi alın, kapitalizmi ele alın, etrafınızda bulunan tüm bu tür izm’leri alın. Rasyonel yaklaşımlarınızla bulduğunuz tüm deneyler, tüm politik denemeleriniz, size bir çözüm sunamaz. Demokrasi başarısız olur, komünizm de başarısız olur. Başkaca herhangi bir monarşi başarısız olur. Aynı şekilde demokrasi de başarısız olur. Her şey başarısız oluyor! O zaman şunu fark edersiniz: “Bunları yaşamakta hiçbir hakikat payı var mı?” “Bu şekilde herhangi bir yere ulaşacak mıyız?” Sonra şunu anlamaya başlarsınız: “Bu, hayır, hayır. Hepimiz bir yerlerde bazı hatalar yaptık”. Ama yarışta koşan insanlar için bu mümkün değil, bu mümkün değildir. Mesela Ben bürokratlarla konuşamıyorum -imkansız- çünkü onlar çantaları tutuyorlar, çantaları taşıyorlar. Yani kimisi demokrat, kimisi komünist, onların ne tür kaprisleri var bilmiyorum. Yani bu büyük Johnny’ler bizi dinlemeyeceklerdir. Hayır, onlar bunu yapamazlar! Çünkü onlar için, bu tanımlanmıştır. Onlara göre bu, ‘mükemmel’ bir siyasi kurumdur, hayatın tamamıdır ve herkes buna ulaşmak zorundadır! İşte bu yüzden bu farklı ideolojiler, farklı izm’ler çiçek açmaya başladığında, onların henüz çiçek açmadıklarını, büzüştüklerini, varlıklarını yitirdiklerini görürsünüz, çünkü rasyonellik size o resmi tam olarak göstermez. İnsanın rasyonellik ile ne kadar ilerleyebileceği ve sonuca ne kadar ulaşacağı konusunda size tam bir fikir vermez. Sonuç nedir? Ne bekliyoruz? Bu neşe sahibi olmaktır.

Ama herhangi bir demokraside, herhangi bir komünist ülkede ya da herhangi bir despotik (tek bir kişinin mutlak bir güçle yönetmesi) ülkede, nereye giderseniz gidin, orada insanların neşesiz olduğunu görürsünüz; onlar gülümsemeyi bile unutmuşlardır! Gülmelerini sağlamak için onlara bir enjeksiyon yapmalısınız! Dolayısıyla, bu rasyonalite bize, rasyonalite yoluyla ortaya koyduğumuz tüm çabalarımızın ya da tüm girişimlerimizin tatmin edici olmadığını anlamamızı sağlar. Bize bir şeyler gösteriyorlar ama bu bitiyor, onlar solup gidiyorlar. Aynı bizim duygusallığımız gibi, Tanrı’ya ‘inancımız’ var. Tanrı’ya inancınız var, bu yüzden insanlar “Ben Tanrı’yım” diyen böyle bir kişinin peşinden koşarlar.  Bu şekilde delirmiş olan pek çok kişi var! Daha geçen gün bir televizyon programı izliyordum, “Ben İsa’yım” diyen bir adam gösteriyorlardı ve o adam Hitler’in takipçisiydi. İnsanları öldürüyor ve her türlü şeyi yapıyordu ve büyük miktarda bir takipçisi vardı! Ve mahkemeye çıkarıldığında insanlar onun için ağlıyor ve gözyaşı döküyordu. İnsan bu şeyleri, bu şeylerin nasıl olduğunu açıklayamaz. Tanrı nasıl bu kadar kötü olabilir? Ve Tanrı hakkında konuşan insanlar nasıl böyle olabilirler? Çünkü onlar insanların duygusallığına oynuyorlar. Onlar, “Ah ben kendimi çok iyi hissediyorum” diye düşünürler, “Bu insanların birçoğunun geldiğini gördüm”, “Ah onun yanında kendimi çok iyi hissediyorum, şu guru benimle tanıştı”, “Ah burada kendimi çok mutlu hissediyorum!” diye düşünürler. O kişi ne yaptı? Siz kendinizi nasıl iyi hissediyorsunuz? Size ne cazip geliyor? Bu Gerçeklikten sapmanın çok süptil bir türüdür. Bu o kadar süptil bir türdedir ki, farkına bile varamazsınız. Özellikle rasyonel insanlar bunu yapamazlar, ilk önce onlar kandırılırlar! Bu sözde ego yönelimli insanlar, ilk önce duygusallıkla kandırılırlar.

Onlar duygularla gelen – çok büyük duygularla ve gözyaşlarıyla ayağa kalkan ve hoparlöre bağıran ve sanki acıdan ölecekmiş gibi olan ya da buna benzer bir şey olan herkes, onlara çok çekici gelir. Çünkü bu onların rasyonel zihinleri için bir dengedir ve onlar bir tuzağa düşüyorlar. Yani bu tür bir duygusallık aynı zamanda deliliğin başka bir aşırılığına da gidebilir! Tanrı’dan ayrı kalmış olma haline dair şarkılar söyleyen insanlar görmüşsünüzdür. Bazen bunun yapılış şekli Beni hasta ediyor. Bu mide bulandırıcı! İnsanlar bundan nasıl hoşlanıyor anlamıyorum. Geçen gün bana gelen bir müzisyen vardı, Ben de ona “Bana bir şarkı söyle” dedim, o da “Ne tür bir şarkı duymak istiyorsunuz Anne?” dedi. “Bize bazı neşe şarkıları söyle” dedim. “Sevinç şarkısı mı?” Kendini kaybetmişti! “Son yirmi yıldır bu ülkede hiçbir yerde neşeye dair şarkı üretmediler!” dedi. Ne İngiliz toplumunda ne de Batılı insanlarda. “Neşe için yapılan bir şarkı yok mu?” dedim. Bir yerden bir şey aldı, onun içinde de ağlama ve gözyaşı dizeleri vardı. “Şimdi hiçbir yerde mutlak neşe yok!” dedim. Bir düşünün! Duygusallık öyle bir boyuta ulaşmış ki, neşeye dair tüm övgüleri tamamen kaybetmişsiniz. Dolayısıyla, bu tür bir duygusallığa güvenemeyiz- kiliseye gidersiniz ve birisi kürsüde durur ve tüm o titreyen seslerle ve tüm o duygusallık dramasıyla “Ah, ben böyleyim!” der. Ve siz de “Oh! Nasıl bir şey bu ama! Çok mutlu oldum!” Eğer böyle bir şey yaşamda kabul görüyorsa, size şunu söyleyebilirim, emin olun, böyle bir şey size hitap ettiğinde, Gerçeklikle hiçbir şekilde yüzleşmediğinizi bilmelisiniz. Gerçekle yüzleşmeye hazır değilsiniz. Onunla yüzleşmek istemiyorsunuz! Bu konuda herhangi bir mazeret ileri sürebilirsiniz. Kendinizi şöyle tanımlayabilirsiniz, “Ah, ben fazlasıyla rasyonel bir insanım, ben çok rasyonelim, bunu kabul edemem.

Bu beni aşar, yapamam!” ya da “Ben İngiliz’im, biraz fazla İngiliz’im, ben bunu kabul edemem!” bile diyebilirsiniz ya da birisi “Ben çok fazla Hintliyim, ben böyle bir şeyi kabul edemem” diyebilir. Ancak siz Hintli olduğunuzu söylediğiniz zaman, öncelikle yanlış bir tanımlama yapmış olursunuz ve ikinci olarak da bir aşırı uç ya da diğer bir aşırı uç ile yanlış bir tanımlama yapmış olursunuz. Dolayısıyla arayışınıza başlamadan önce kendinizi anlamanız gerekir – hangi uçta durduğunuzu anlamanız. Bu çok önemlidir. Bu kısmı anlamak çok önemlidir, “Aydınlanma istemeden önce ben nerede duruyorum?” Aydınlanma ilgili bir başka şey çok önemlidir, özellikle de Batı zihninde, size şunu söylemeliyim ki – ‘Batı’ diyorum çünkü Doğu rasyonalitenin o ucuna kadar henüz gitmedi, bu yüzden – kişi bizim Hakikati istediğimizi anlamalıdır; ve Hakikat sizin ayaklarınıza kapanmayacaktır. Burası parasını ödediğiniz ve doktora gidip “Bana ilaç vermenize rağmen ateşim var mı?” dediğiniz bir klinik değil. Siz de ona “Bu ne böyle? Size on pound ödedim ve şu ana kadar bana hiçbir şey olmadı, benim mazeretim ne olacak?” diyemezsiniz. Hakikat’ten böyle bir şey talep edemezsiniz. Şimdi, bunu anlamak Batılı bir zihin için zordur! Onlar Bana da aynı şekilde davranıyorlar! Oysa ki ben sadece bir şeyler almakta iyiyim.

Bu yüzden sizi uyarmak zorundayım, aydınlanmanızı elde ettiğinizde kimse ayaklarınıza kapanmayacak ya da peşinizden koşmayacaktır. Bunun hepiniz tarafından kesinlikle anlaşılması gerekir. Bunu satın alamazsınız. Bunun için ödeme yapamazsınız. Onu kontrol edemezsiniz. Bunu isteyemezsiniz. Bunu gerçekleştirmesi gereken şey lütuftur ve insanoğlu bunu anlayamaz, görüyorsunuz. Biz hiç böyle bir şey yapmadık, hiç böyle bir şey görmedik. Bizim için her şey bir alışverişten ibarettir. Bu yüzden alışveriş tarzımızın biraz değiştirilmesi gerekir. Biz Tanrı alışverişi yapmıyoruz. Alışveriş söz konusu değil. Ne zaman insanlarla karşılaşsam, onlarda bu tutumu görüyorum. Sanki kovanızı doldurmak için Ganj nehrine gittiniz ve kovaya suyu, suyun onun içine girebileceği yerden koymak yerine, diğer tarafından koyuyorsunuz. Ve sonra diyorsunuz ki, “Anne, nasıl oldu da ben alamadım? Sizde bir sahtekarlık olmalı.” “Evet ve bu var. O yüzden lütfen beni yalnız bırakın”. Bu zor çünkü biz şımartılmaya alışkınız. Doktorlar bile sizi şımartırlar; onlar bize yalan söylerler. Hiçbir sorun olmasa bile, hasta olduğunuzu söylemek için size tıbbi bir su iğnesi yaparlar çünkü onlar kendi işlerini yapmak zorundalar! Herkes sizi şımartır, yalanlar söyler ama burada soru yok. Şımartılmaya gerek yok. Sizi şımartanların, asla sizi iyileştirmeyeceğini bilmelisiniz. Bunu yapıyorlar çünkü onlar sizden para kazanmak istiyorlar. Sizi kandırmak istiyorlar. Sizden faydalanmak istiyorlar. Size asla gerçeği söylemeyeceklerdir. Neden söylesinler ki? Eğer size Gerçeği söylerlerse onlara asla para ödemezsiniz çünkü Gerçek parayla satın alınamaz. Bunu asla söylemeyeceklerdir. Cüzdanınıza, pozisyonunuza dikkat edeceklerdir.

İnsan ırkının sıçrama yapması gereken, atılım yapması gereken bir aşamaya ulaştığını söylemeye aldırmazlar. Bunun kolektif bilince girmesi gerekiyor. Bu, bu hale gelmelidir. Bu önemli bir şey. Bu en önemli şeydir. Onlar çok alçak insanlardır ama size hitap ederler çünkü onlar sizin temel benliğinize hitap ederler. Akılcılık bile insanın içindeki daha aşağı bir benliktir, Benden söylemesi. Rasyonellik sayesinde her türden aşağılık şeyi yapabilirsiniz. Çok fazla rasyonellik size fikirler verebilir, nasıl plan yapacağınız, bir bankayı nasıl soyacağınız gibi. Ne kadar da mükemmel bir plan bu? Bir banka nasıl soyulur, bir Başkan nasıl öldürülür, iyi bir şey yapan biri nasıl rahatsız edilir. Onların bunu rasyonalite yoluyla yaptıkları bir gerçektir. Ve insanlar vicdan azabı ya da herhangi bir şey hissetmeden tüm bunların içinden geçip gidiyorlar ” -Ne olmuş yani?” Yani rasyonellik bile olsa, eğer birisi size Tanrı adına hitap ediyorsa, yanıltıldığınızı bilmelisiniz. Çünkü egonuzu şımartmak çok güzeldir, “Ah, ne kadar zeki bir adam! Biliyor musun, sen çok zekisin!” – Sonsuza dek lanetlendin! “Oh, çok iyi okuyorsun!” – Sonsuza dek lanetlenmiş. Buna asla inanmayın. Gerçeği kitaplardan okuyamazsınız. Tanrı’yı beyniniz aracılığıyla anlayamazsınız. Eğer böyle fikirleriniz varsa, O’na ulaşamazsınız. Efendimiz İsa Mesih ne kadar okuyordu? Kaç tane profesörlüğü vardı? Hangi okula gitti? Ve onunla birlikte dünyadaki tüm azizler, onlardan herhangi biri, ne kadar okudu? O yüzden mantığınızı dışarıda tutun, tıpkı ayakkabılarınız gibi! Alçakgönüllü olun. Bu tabii ki cazip değil çünkü rasyonalite egoyu şımartır ve ego büyük bir balondur, görüyorsunuz. Bir taraftan bastırırsınız, o diğer taraftan tekrar gelir ama Ben oldukça zekiyim ve Ben bir Anneyim. Ben bir Anneyim, bu yüzden onu yavaşça nasıl aşağı indireceğimi biliyorum.

Siz hiçbir şekilde egonuz değilsiniz. Süperegonuz da değilsiniz. Siz neşesiniz. Siz ebedisiniz. Onu kaybettiniz, lütfen bulun. Ve bu modası geçmiş fikirlerin üzerinde durmayın. Sizi şımartıyorum ama Gerçeklik üzerinde, Gerçeklik üzerinde, yalan olan bir şey üzerinde değil. Tarihte görmüş olmalısınız ki, ne zaman büyük bir bilge gelse, bu Dünya’ya büyük bir enkarnasyon gelse, onlar entelektüel insanlarla konuşamazlardı. Kabirdas, yine şunu söyleyebilirim, O çok açık sözlü bir adamdı, çok açık sözlü, “Padhi, padhi pandita moorakha bhai” der, yani “Okuyarak öğrenenler lanet olası aptallar haline geldiler!” Ve Hintli şairler, bugün bile, onun dilinin çok kaba olduğu, çok kaba bir insan olduğu konusunda kendisini eleştiriyorlar. Ona ‘satukari’ diyorlar. Siz ne derseniz deyin ama o Gerçeği söyledi. Ve bu sizin için büyük bir Himalaya görevi, size şu kadarını söyleyebilirim. Sahip olduğunuz tüm aklı başında insanlar bu sorunu çözmeye çalışıyorlar. Herkes çok ‘yetenekli’. Onlar “ben inanıyorum” diye konuşacaklardır. Peki siz neye inanıyorsunuz? Ne biliyorsunuz? Büyük şeyler, bilirsiniz! “Ben bunun yapılması gerektiğine inanıyorum!” Büyük şeyler! Konuşmalar! Ne biliyorsunuz? İnançlarınızla, imanlarınızla, konuşmalarınızla, gevezeliklerinizle ve nefes alıp vermenizle bir yaprağın bile kımıldamayacağını biliyor musunuz? Hiçbir şey olmaz! Bu O’dur. Bu dünyada her şeyi hareket ettiren O’dur. Yöneten, düzenleyen O’dur. Her şeye ve her şeye bakan O’dur ve sizi yaratan ve bu büyük Evreni yaratan O’dur. Bu siz ya da sizin aptal mantığınız değil. Lütfen deneyin, lütfen anlamaya çalışın.

Çünkü Ben sizin neşe veren, çok güzel ve harika olan şeyi bulmanızı istiyorum. Ve zamanı geldi, bunun zamanı geldi. Onu bulacaksınız. Zamanı geldi ama özgürlüğünüz içinde kafanızda öyle büyük bir balon geliştirdiniz ki! Bazen onu indirmek oldukça zor oluyor. Ve Tanrısal olan,  bu tür insanlar için bir sürü oyun oynar. Ve böyle insanlar istediklerini elde edemezler. Tanrı’dan, sizin kendi kalıplarınız içinde Onun kristalleşmesini isteyemezsiniz! O’nu olduğu gibi kabul etmelisiniz. Sadece olduğu gibi. Sadece şunu söylemelisiniz, “Tanrım, biz yapamayız. Şimdi sadece Sizin Krallığınıza girelim. Nasıl bir şey olduğunu kendimiz görelim.” Açık bir zihinle gelin ama siz kalkıp sadece “biz bunun Tanrı’nın krallığı olmadığını biliyoruz!”, “bu Tanrı’nın krallığı değil!” ve “Bu Gerçek değil!” diye buyuramazsınız. Kendiniz görün. Alçakgönüllü olun! Şimdiye kadar O’nu bulabildiniz mi? Geçen gün biri Bana geldi, “Ben Tanrı ile tanışmak istiyorum, ama aydınlanma almak istemiyorum!” dedi. Sanki O’na oy vermişler ve O’nu, kendi Tanrıları olarak seçmişler gibi! Tanrı ile tanışmak mı istiyorsunuz? Sen kimsin ki? Çok basit bir soru soruyorum. Bunu nasıl talep ediyorsun? Sen ne yaptın ki? O’nu hak ediyor musun? Tanrı neden seninle bir araya gelsin ki? Her şeyden önce kendiniz net olmalısınız, siz sadece o aynada, Tanrı ile buluşabilirsiniz. Mesele “kişinin ne istediği” değildir, çünkü BBC’de insanların sokaklarda dolaşıp onlara sorular sorduğunu gördük, “Şimdi, siz buna ne diyorsunuz? Ne söylemelisiniz? Ne söylemelisiniz?” Siyasi seçimler için ya da eğer sizin bazı malzemeleri satmanız gerekiyorsa, bunda bir sorun yok ama Tanrı için, sizin görüşünüzün ne olduğunun bir önemi yoktur. Önemli olan Tanrı’nın görüşüdür, sizin O’nun hakkındaki görüşünüz değil. Bu O’nun lütfudur, O’nun iyiliğidir, O’nun merhametidir.

Önemli olan O’nun sizin hakkınızdaki anlayışıdır. İşte bu yüzden, her yerde ister dinde ister politikada ya da herhangi bir yerde, bizler Gerçeğin yakınında bile değiliz, onun yakınında bile değiliz. Bir kiliseye gidiyorsunuz: Oh Tanrım! Bu bir baş ağrısı. Bir tapınağa gidiyoruz: bu başka bir baş ağrısı. Bugünlerde Hint tapınaklarında haşhaş satıyorlar! Ve burada, o gün gittiğim kilisede, tüm kızların ve erkeklerin birbirlerini cezbetmek için giyindiklerini ve onların bunu yaptıklarını gördüm! Ve hiç kimse Tanrı’yla ya da başka bir şeyle ilgilenmiyordu! Sanki orada onlar, bir diskoteğe ya da bir kulübe gitmişler gibiydiler. Dolayısıyla, bu tür bir tutumun faydası olmuyor. Aydınlanma almayı başarmak şüphesiz çok harika bir şey. Modern zamanlar sayesinde bu kolaylaştı. Böyle olmak zorundaydı çünkü siz asla Güneş’e ya da Ay’a gidemezdiniz, Ay’ı asla düşünemezdiniz, hatta Güneş’te ne olduğunu bile göremezdiniz. Şimdi Güneş’e ne olduğunu biliyorsunuz, Ay’a ulaşabiliyorsunuz; oraya inebiliyorsunuz. Bu sadece son elli yıl içinde oldu. Her şey çok hızlı, dramatik bir şekilde gerçekleşti! Elli yıl önce kimse Ay’a gitmeyi düşünemezdi bile. Ve dolayısıyla, aydınlanma almak artık kitlesel bir fenomen haline geldi ama bu ucuz değildir, bayağı bir şey değildir. Satılabilir değildir. Onun kendi saygınlığı ve kendi protokolü vardır. Akılcılığıyla, zekâsıyla ya da zenginliğiyle gurur duyan kişi, olduğu yerde kalsın, o Tanrı’nın Krallığına giremez. Babasıyla gurur duyan, Tanrısıyla gurur duyan ve O’nun her an, her zaman bizimle ilgilendiğini bilen kişi kurtulacaktır. Büyükannem Bana bir hikaye anlatırdı, dinden ve o dinde olmaktan farklı şekilde bahsedilirdi. Sonra Bana Tanrı’ya inandığını ve onun için gerçeğin bu olduğunu söylediği bir adamın hikayesini anlattı.

Bu onun gerçeğiydi. O bir gün Tanrı’yla buluşmaya giden bir adam buldu – tabii ki bu bir hikâye -. Ve sordu, “sen Tanrı’yı görmeye gidiyorsun. Bana bir iyilik yapar mısın?” Adam, “Evet, ne yapabilirim?” demiş. O adam yolun bir kenarında yatıyor ve şöyle diyordu: “Görüyorsun, git ve Tanrı’ya şunu söyle, bugünlerde biraz açım, sen benim yemeğimi ayarlasan iyi olur.” O da, “Neee?” demiş. Adam ise “sen git ve Ona söyle” demiş. “Şu adama bak! Tanrı’ya kendisine yemek vermesini emrediyor!” Sonra daha da ilerledi ve ormanın içinden geçerken bir yogi gördü, başının üzerinde duruyordu, tüm midesi içindeydi, tüm kemikleri görünüyordu ve sanki şimdi çok çılgın bir adanmışlık durumu içine düşecek gibiydi. O da sordu… İşte bu yüzden aydınlanma almalısınız çünkü o zaman vibrasyonları hissetmeye başlarsınız, farklı merkezleri hissetmeye başlarsınız, onları uygulamaya başlarsınız. O zaman Gerçeğin içinde  yerleşirsiniz ve siz onun Hakikat olduğunu bilirsiniz. O zaman bir Batılı, bir Doğulu olduğunuzu unutursunuz, rasyonel olduğunuzu unutursunuz, duygusal olduğunuzu unutursunuz – hiçbir şey kalmaz! Tanrı’nın bir vatandaşı ve O’nun Krallığının bir vatandaşı olursunuz çünkü siz bu güçlerin tadını çıkarmaya başlarsınız. Ve güç, baskı anlamına gelmez, sevgi anlamına gelir: Tanrı sevgisinin tadını çıkarmak. Seks ve bununla ilgili saçmalıklar anlamına gelmez. Çok saf, neşe veren ve mutluluk veren, sizi Kolektif Varlıkla bir yapan Tanrı sevgisi anlamına gelir.

Ancak bir kişi kendi sınırlı alanından, sınırlı fikirlerinden ve sınırlı şeylerinden çıkmalıdır: başkaları ve çevresi hakkında oluşturduğu fikirlerden ve tüm bunlardan… Bunların hepsi maya’dır, illüzyondur! Gerçek yalnızca Yüce Tanrı’dır, geri kalan her şey illüzyondur. Ve siz bu illüzyonu bilmelisiniz, sona erdiği zaman, “Bu illüzyon, nasıl olabilir?” diye hayret edersiniz. Nasıl çalışıyor! Bu dinamiktir. O zaman O’nun lütfunun güzelliğinin tadını çıkarmaya başlarsınız ve bunu görmeye başlarsınız. Ve kendinize hayret edersiniz, siz böyleydiniz, çok harikaydınız ve şimdi bunu görüyorsunuz. Tüm yeni insanlara iyi şanslar diliyorum. Bakalım nasıl sonuçlanacak. O yüzden umutsuzluğa kapılmayın [duyulmuyor], sakıncası yoksa lütfen ayakkabılarınızı çıkarın. Ayaklarınızı biraz da Toprak Ana üzerine koymalısınız. O bize yardım eder. Biz Toprak Ana’dan yapıldık, o element içimizdedir. Bir bayana ayakkabılarını çıkarmasını söyledim; o ayakkabılarını bile çıkarmadı! Bir diğeri de “Ben hiçbir ritüele inanmıyorum” dedi. Ritüel nedir ki? Yani eğer ameliyat olmanız gerekiyorsa, Benim ellerimi kıpırdatmam gerekir mi, gerekmez mi? Öyle değil mi? Size söylüyorum, insanlar ne kadar da talepkârlar! Bir gün birisi elinde bir sopa ile gelebilir, sanırım burada, o kişi aydınlanma talep ediyor! “Bana onu verecek misin, vermeyecek misin?” diye. Bazen bu çok garip oluyor!

Nasılsın Anna? Nasılsın, aah? Kabir’i bir ara buraya getirmelisin, onu görmek için ölüyorum.

Yogini: Bir arkadaşımı getirdim Anne.

Shri Mataji: Bu bayan mı? O iyi biri. O çok iyi. Söylemeliyim ki, çok tatlı ve hoş arkadaşlarınız var. Demek istediğim, onlar “Kuşlar birlikte uçar” derler, aynı şekilde. Anna da çok güzel bir insan, doğuştan aydınlanmış bir ruh. Ve böyle insanlar gerçekten çok iyidir. Birisi tarafından yanlış yönlendirildi ama Ben ona söylediğim zaman, biraz şok oldu ve sonrasında iyi oldu çünkü o doğuştan aydınlanmış bir ruh, Gerçeği anlamak için çok daha fazla güce sahip ama siz böyle olmasanız bile bir şey fark etmez. Kendiniz de harikalar yaratabilirsiniz. Kendi benliğinizi bilmeniz gerekir. Onun çok dinamik bir oğlu var, Kabir, o çok harika ve çok bilge. Şimdi, yapalım mı? Ellerinizi bu şekilde tutun.  (Kaydın sonu)